Özel Haber

Türk Toplumunun Kanayan Yarası: Kadınlardan Miras Kaçırılması

|
81 Görüntüleme
Bu hafta ele alacağımız konu “ Türk toplumunda kadınlardan kaçırılan miras ve mülkiyet “ …. Bu konuda Ankara Barosu Avukatlarından Yaşar Karamahmutoğlu ‘nun görüşlerine yer vereceğiz.Konuya getireceği hukuki bakış açısı ve teknik değerlendirmelerden önce okuyucularımıza kendini tanıtmak yararlı olacaktır. Av. Dr. Yaşar Karamahmutoğlu, mülkiyet, gayrimenkul ve miras hukuku alanlarında uzmanlaşmış kıdemli bir Türk avukat, eski emniyet müdürü ve iş insanıdır. Ankara’da kendi adını taşıyan Karamahmutoğlu Avukatlık Ofisi’nin kurucusu olarak mesleki faaliyetlerini sürdürmektedir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Karamahmutoğlu Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi dalında yüksek lisans yapmış, Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde (TODAİE) Kamu Yönetimi Uzmanlığı masteri yapmış , Doktora eğitimini ise Dublin’de yapmıştır. 1981 – 2003 yılları arasında Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde (Chief of Police) olarak uzun yıllar Interpol, Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bünyesinde çeşitli hukuki ve idari görevlerde bulunmuştur.Miras ve Gayrimenkul Hukuku alanında yapmış olduğu önemli çalışmalar nedeniyle çeşitli kuruluşlarca yapılan değerlendirmelerde Yılın avukatı ödüllerine layık görülen Karamahmutoğlu 2024 yılında Ankara Ticaret Odası (ATO) ve Protokol Medya ortaklığında düzenlenen değerlendirmelerde kadınların geçmişte uğradığı muvazaalı (hülleli) miras kayıplarının geri kazanılmasına yönelik yaptığı çalışmalar nedeniyle “Yılın Avukatı” seçilmiştir.Aslen Afyonkarahisar’ın Emirdağ ilçesinden olan Karamahmutoğlu, 2 çocuk babası olup çok iyi derecede İngilizce ve Fransızca bilmektedir.

1. Gelenekten Hukuka: Kız Çocuklarından Mal Kaçırma ve Muris Muvazaası Sorunu

Muris Muvazaası Kavramı ve Hukuki Niteliği Muris muvazaası, miras bırakanın (murisin), mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla gerçekte bağışlamak istediği bir malı tapuda satış, ölünceye kadar bakma sözleşmesi veya başka bir ivazlı işlem gibi göstererek devretmesi şeklinde ortaya çıkan nispi muvazaa türüdür. Muris muvazaasında görünürde yapılan işlem ile tarafların gerçek iradesi birbirinden farklıdır. Taraflar dış dünyaya karşı bir satış veya ivazlı işlem görüntüsü vermekte; ancak kendi aralarında gerçekte bağış yapılması konusunda anlaşmaktadırlar. Bu nedenle görünürdeki işlem tarafların gerçek iradesini yansıtmamaktadır. Örneğin bir baba, sahip olduğu taşınmazı oğluna tapuda satış yoluyla devretmekte, ancak gerçekte herhangi bir satış bedeli almamakta ve taşınmazı bağışlamak istemektedir. Bu durumda görünürdeki işlem satış sözleşmesi, gizli işlem ise bağıştır. Murisin asıl amacı ise diğer mirasçıların ileride bu taşınmaz üzerinde miras hakkı elde etmelerini engellemektir. Türk hukukunda muris muvazaasının hukuki dayanağı, muvazaa kurumuna ilişkin genel hükümler ile Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıdır. Söz konusu kararda, miras bırakanın mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla gerçekte bağışladığı taşınmazı satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi gibi göstermesi halinde görünürdeki sözleşmenin muvazaa nedeniyle kesin hükümsüz olduğu kabul edilmiştir.

Muris Muvazaasında Başvurulacak Dava Türleri Muris muvazaasının varlığı hâlinde miras hakkı ihlal edilen mirasçıların başvurabileceği çeşitli dava türleri bulunmaktadır. Açılacak davanın niteliği, uyuşmazlığa konu işlemin türüne, dava konusu malvarlığının hukuki durumuna ve davacının talebine göre değişiklik göstermektedir.

A. Tapu İptali ve Tescil Davası Muris muvazaasına dayalı uyuşmazlıklarda en sık başvurulan dava türü tapu iptali ve tescil davasıdır. Bu davada davacı mirasçı, murisin gerçekleştirdiği görünürdeki satış veya başka bir ivazlı işlemin gerçekte bağış niteliğinde olduğunu ve işlemin mirasçılardan mal kaçırma amacıyla yapıldığını ileri sürmektedir. Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına göre muris muvazaasının ispat edilmesi hâlinde görünürdeki sözleşme muvazaa nedeniyle hükümsüz sayılır. Gizli bağış sözleşmesi ise kanunun öngördüğü resmi şekil şartlarına uyulmadan gerçekleştirildiğinden geçersiz kabul edilir. Bunun sonucu olarak dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptaline ve miras payları oranında davacı mirasçılar adına tesciline karar verilir.

B. Tapu İptali ve Tescil Mümkün Değilse Tazminat Davası Bazı durumlarda muvazaalı olarak devredilen taşınmaz daha sonra iyi niyetli üçüncü kişilere devredilmiş olabilir. Bu hâlde ayni hakkın geri alınması mümkün olmayabilir. Özellikle taşınmazın Türk Medeni Kanunu’nun iyi niyetli üçüncü kişileri koruyan hükümleri kapsamında korunması gereken bir kişiye devredilmiş olması durumunda, mirasçılar taşınmazın aynen iadesi yerine bedelinin tahsilini talep edebilirler.

C. Tereke Tespiti ve Delil Tespiti Talepleri Muris muvazaasına ilişkin uyuşmazlıklarda çoğu zaman murisin sağlığında yaptığı tasarrufların kapsamı tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle mirasçılar dava açmadan önce veya dava sırasında tereke tespiti talebinde bulunabilmektedir. Benzer şekilde taşınmazların mevcut durumunun belirlenmesi, banka kayıtlarının araştırılması veya belirli delillerin kaybolmasının önlenmesi amacıyla delil tespiti yoluna başvurulması da mümkündür. Bu talepler bağımsız bir dava niteliğinde olmamakla birlikte, muris muvazaasına ilişkin ana davanın sağlıklı yürütülmesine katkı sağlamaktadır. Kız Çocuklarından Mal Kaçırma Olgusu: Hukuki Bir Uyuşmazlığın Ötesinde Toplumsal Bir Gerçeklik Muris muvazaasına konu uyuşmazlıkların önemli bir bölümünde, miras bırakanın malvarlığını erkek çocuklarına bırakırken kız çocuklarını miras dışında tutmaya çalıştığı görülmektedir. Her ne kadar modern hukuk düzeni kadın ve erkek mirasçılar arasında hiçbir ayrım gözetmese de toplumun bazı kesimlerinde kökleri geçmişe dayanan geleneksel anlayışlar etkisini sürdürmektedir. Bu anlayışa göre aile ocağını devam ettiren, toprağı işleyen veya aile soyadını taşıyan erkek çocuklar malvarlığının doğal sahibi olarak görülmekte; kız çocuklarının ise evlenmek suretiyle başka bir aileye katıldıkları düşünülmektedir.

Oysa bir kız çocuğu için miras hakkından mahrum bırakılmak, çoğu zaman yalnızca ekonomik bir kayıp anlamına gelmez. Yıllarca aynı evde büyüdüğü, aynı sofrayı paylaştığı, anne ve babasının sevgisini kardeşleriyle eşit şekilde hissettiğine inandığı bir yaşamın sonunda, kendisinin mirastan dışlandığını görmek derin bir manevi kırgınlığa yol açmaktadır. Bu durum, çoğu zaman taşınmazın veya malvarlığının değerinden daha ağır bir duygusal yük taşımaktadır. Çünkü mirastan dışlanan kız çocuğu, yalnızca maldan değil, aile içerisindeki aidiyet duygusundan ve eşit evlat olarak görülme hissinden de mahrum bırakıldığını düşünmektedir. Uygulamada sıklıkla rastlanan olaylarda, baba hayattayken sahip olduğu taşınmazları erkek çocuklarına devretmekte, kız çocuklarına ise “sen zaten evlendin”, “düğününü yaptım”, “çeyizini verdim”, “eşinin malı var” gibi gerekçeler ileri sürülmektedir. Ancak bu gerekçeler hukuken miras hakkını ortadan kaldırmadığı gibi, çoğu zaman miras bırakanın gerçek amacının kız çocuklarının mirastan pay almalarını engellemek olduğunu göstermektedir.

Özellikle tüm veya önemli ölçüdeki malvarlığının erkek çocuklara aktarılması, buna karşılık kız çocuklarının mirastan fiilen yoksun bırakılması, muris muvazaası davalarının temelini oluşturmaktadır. Dolayısıyla, kız çocuklarından mal kaçırma amacıyla gerçekleştirilen temlikler, yalnızca miras hukukunun teknik kuralları çerçevesinde değil, aynı zamanda aile içi adalet ve eşitlik ilkeleri bakımından da değerlendirilmelidir. Hukukun muris muvazaasına karşı geliştirdiği koruma mekanizması, yalnızca malvarlığının paylaşımını düzeltmeyi değil, miras bırakanın görünürdeki işlemler arkasına saklanan gerçek iradesini ortaya çıkarmayı ve mirasçılar arasındaki hakkaniyeti sağlamayı amaçlamaktadır. Sonuç olarak, kız çocuklarından mal kaçırma amacıyla yapılan işlemler çoğu zaman bir taşınmaz devrinden veya ekonomik tercihten ibaret değildir. Bu işlemler, aile içerisindeki eşitlik anlayışını zedeleyen, kardeşler arasında derin kırgınlıklara yol açan ve çoğu zaman yıllarca süren davaların temelini oluşturan tasarruflardır. Muris muvazaası davalarının özünde de çoğu zaman yalnızca bir mülkiyet uyuşmazlığı değil; bir evladın, ailesi içinde kendisine tanınması gereken eşit değerin hukuken yeniden tesis edilmesi arayışı bulunmaktadır. Miras bırakanın kız çocuklarının miras paylarını azaltmak veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla gerçekleştirdiği işlemler, çoğu zaman hukuken geçerli bir işlem görüntüsü altında yapılmaktadır. Bu nedenle muris muvazaası davalarında görünürdeki işlem ile murisin gerçek iradesi arasındaki farkın ortaya çıkarılması büyük önem taşımaktadır.

Yargıtay Uygulamasında Kız Çocuklarından Mal Kaçırma ve Yöresel Geleneklerin Etkisi Muris muvazaası davalarının önemli bir kısmı, miras bırakanın kız çocuklarını mirastan mahrum bırakmak veya onların miras paylarını azaltmak amacıyla gerçekleştirdiği temliklerden kaynaklanmaktadır. Özellikle kırsal bölgelerde ve geleneksel aile yapısının güçlü olduğu çevrelerde, taşınmazların erkek çocuklara bırakılması gerektiği yönündeki anlayışın halen etkisini sürdürdüğü görülmektedir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre muris muvazaasının varlığı araştırılırken yalnızca tapu kayıtları veya sözleşmenin şekli değil; murisin aile ilişkileri, ekonomik durumu, temlik tarihindeki ihtiyaçları, tarafların ödeme güçleri ve en önemlisi yöresel örf ve adetler birlikte değerlendirilmelidir. Çünkü bazı durumlarda görünüşte satış olarak gerçekleştirilen işlemler, gerçekte “kız çocuklarına mal verilmez”, “erkek evlat ocağı sürdürür”, “kız evlenirken payını almıştır” şeklindeki geleneksel düşüncelerin hukuki bir görünüm kazanmış hâlidir. Nitekim Yargıtay’ın yerleşik kararlarında; davacının kız çocuk, davalıların ise erkek çocuk ve erkek torun olduğu, murisin taşınmazı satmasını gerektirecek ekonomik bir ihtiyacının bulunmadığı, gösterilen satış bedeli ile gerçek değer arasında büyük fark olduğu ve yöresel adetler gereğince erkek çocukların üstün tutulduğu hususları birlikte değerlendirilerek işlemin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğuna hükmedilmiştir. Kararda özellikle “yöresel adetler gereği oğlan ve oğlandan olma torunun üstün tutulduğu” olgusu muvazaanın tespitinde önemli bir emare olarak kabul edilmiştir. Uyuşmazlık, murisin oğullarına yaptığı satış görünümlü temliklerin gerçekte kız çocuklarından mal kaçırma amacı taşıyıp taşımadığı noktasında toplanmıştır. Hukuk Genel Kurulu, muris muvazaasının temel unsurunun mirasçıyı miras hakkından yoksun bırakma amacı olduğunu vurgulamış; görünürde satış olarak yapılan işlemlerin gerçekte bağış niteliğinde olup olmadığının tüm deliller birlikte değerlendirilerek belirlenmesi gerektiğini ifade etmiştir. Yakın tarihli bir Yargıtay kararında, murisin sahip olduğu malvarlığının neredeyse tamamını erkek evladına devretmesi, kız evladın ise fiilen mirastan yoksun bırakılması muris muvazaasının güçlü göstergelerinden biri olarak değerlendirilmiştir. Kararda, miras bırakanın bütün ekonomik değerleri tek erkek çocuk üzerinde toplamasının hayatın olağan akışına uygun düşmediği ve gerçek iradenin mirasçıdan mal kaçırma amacına işaret ettiği belirtilmiştir. Bu nedenle Yargıtay, muris muvazaasına ilişkin uyuşmazlıklarda görünürdeki işlemin arkasındaki toplumsal ve ailevi dinamikleri araştırmakta; özellikle kız çocuklarının sırf cinsiyetleri nedeniyle mirastan dışlandığı durumlarda işlemin gerçek niteliğini ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Böylece muris muvazaası kurumu, yalnızca miras hukukunun teknik bir müessesesi olmaktan çıkmakta; aile içi eşitliğin ve miras hakkının korunmasına hizmet eden önemli bir hukuki güvence işlevi görmektedir.

Yorum Yazın

Yorum yazarak topluluk kurallarımızı kabul etmiş bulunuyor ve tüm sorumluluğu üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.