1. Gelenekten Hukuka: Kız Çocuklarından Mal Kaçırma ve Muris Muvazaası Sorunu
Muris Muvazaası Kavramı ve Hukuki Niteliği
Muris muvazaası, miras bırakanın (murisin), mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla gerçekte bağışlamak istediği bir malı tapuda satış, ölünceye kadar bakma sözleşmesi veya başka bir ivazlı işlem gibi göstererek devretmesi şeklinde ortaya çıkan nispi muvazaa türüdür.
Muris muvazaasında görünürde yapılan işlem ile tarafların gerçek iradesi birbirinden farklıdır. Taraflar dış dünyaya karşı bir satış veya ivazlı işlem görüntüsü vermekte; ancak kendi aralarında gerçekte bağış yapılması konusunda anlaşmaktadırlar. Bu nedenle görünürdeki işlem tarafların gerçek iradesini yansıtmamaktadır.
Örneğin bir baba, sahip olduğu taşınmazı oğluna tapuda satış yoluyla devretmekte, ancak gerçekte herhangi bir satış bedeli almamakta ve taşınmazı bağışlamak istemektedir. Bu durumda görünürdeki işlem satış sözleşmesi, gizli işlem ise bağıştır. Murisin asıl amacı ise diğer mirasçıların ileride bu taşınmaz üzerinde miras hakkı elde etmelerini engellemektir.
Türk hukukunda muris muvazaasının hukuki dayanağı, muvazaa kurumuna ilişkin genel hükümler ile Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıdır. Söz konusu kararda, miras bırakanın mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla gerçekte bağışladığı taşınmazı satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi gibi göstermesi halinde görünürdeki sözleşmenin muvazaa nedeniyle kesin hükümsüz olduğu kabul edilmiştir.
Muris Muvazaasında Başvurulacak Dava Türleri
Muris muvazaasının varlığı hâlinde miras hakkı ihlal edilen mirasçıların başvurabileceği çeşitli dava türleri bulunmaktadır. Açılacak davanın niteliği, uyuşmazlığa konu işlemin türüne, dava konusu malvarlığının hukuki durumuna ve davacının talebine göre değişiklik göstermektedir.
A. Tapu İptali ve Tescil Davası
Muris muvazaasına dayalı uyuşmazlıklarda en sık başvurulan dava türü tapu iptali ve tescil davasıdır. Bu davada davacı mirasçı, murisin gerçekleştirdiği görünürdeki satış veya başka bir ivazlı işlemin gerçekte bağış niteliğinde olduğunu ve işlemin mirasçılardan mal kaçırma amacıyla yapıldığını ileri sürmektedir.
Yargıtay'ın yerleşik uygulamasına göre muris muvazaasının ispat edilmesi hâlinde görünürdeki sözleşme muvazaa nedeniyle hükümsüz sayılır. Gizli bağış sözleşmesi ise kanunun öngördüğü resmi şekil şartlarına uyulmadan gerçekleştirildiğinden geçersiz kabul edilir. Bunun sonucu olarak dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptaline ve miras payları oranında davacı mirasçılar adına tesciline karar verilir.
B. Tapu İptali ve Tescil Mümkün Değilse Tazminat Davası
Bazı durumlarda muvazaalı olarak devredilen taşınmaz daha sonra iyi niyetli üçüncü kişilere devredilmiş olabilir. Bu hâlde ayni hakkın geri alınması mümkün olmayabilir.
Özellikle taşınmazın Türk Medeni Kanunu'nun iyi niyetli üçüncü kişileri koruyan hükümleri kapsamında korunması gereken bir kişiye devredilmiş olması durumunda, mirasçılar taşınmazın aynen iadesi yerine bedelinin tahsilini talep edebilirler.
C. Tereke Tespiti ve Delil Tespiti Talepleri
Muris muvazaasına ilişkin uyuşmazlıklarda çoğu zaman murisin sağlığında yaptığı tasarrufların kapsamı tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle mirasçılar dava açmadan önce veya dava sırasında tereke tespiti talebinde bulunabilmektedir.
Benzer şekilde taşınmazların mevcut durumunun belirlenmesi, banka kayıtlarının araştırılması veya belirli delillerin kaybolmasının önlenmesi amacıyla delil tespiti yoluna başvurulması da mümkündür.
Bu talepler bağımsız bir dava niteliğinde olmamakla birlikte, muris muvazaasına ilişkin ana davanın sağlıklı yürütülmesine katkı sağlamaktadır.
Kız Çocuklarından Mal Kaçırma Olgusu: Hukuki Bir Uyuşmazlığın Ötesinde Toplumsal Bir Gerçeklik
Muris muvazaasına konu uyuşmazlıkların önemli bir bölümünde, miras bırakanın malvarlığını erkek çocuklarına bırakırken kız çocuklarını miras dışında tutmaya çalıştığı görülmektedir. Her ne kadar modern hukuk düzeni kadın ve erkek mirasçılar arasında hiçbir ayrım gözetmese de toplumun bazı kesimlerinde kökleri geçmişe dayanan geleneksel anlayışlar etkisini sürdürmektedir. Bu anlayışa göre aile ocağını devam ettiren, toprağı işleyen veya aile soyadını taşıyan erkek çocuklar malvarlığının doğal sahibi olarak görülmekte; kız çocuklarının ise evlenmek suretiyle başka bir aileye katıldıkları düşünülmektedir.
Oysa bir kız çocuğu için miras hakkından mahrum bırakılmak, çoğu zaman yalnızca ekonomik bir kayıp anlamına gelmez. Yıllarca aynı evde büyüdüğü, aynı sofrayı paylaştığı, anne ve babasının sevgisini kardeşleriyle eşit şekilde hissettiğine inandığı bir yaşamın sonunda, kendisinin mirastan dışlandığını görmek derin bir manevi kırgınlığa yol açmaktadır. Bu durum, çoğu zaman taşınmazın veya malvarlığının değerinden daha ağır bir duygusal yük taşımaktadır. Çünkü mirastan dışlanan kız çocuğu, yalnızca maldan değil, aile içerisindeki aidiyet duygusundan ve eşit evlat olarak görülme hissinden de mahrum bırakıldığını düşünmektedir.
Uygulamada sıklıkla rastlanan olaylarda, baba hayattayken sahip olduğu taşınmazları erkek çocuklarına devretmekte, kız çocuklarına ise "sen zaten evlendin", "düğününü yaptım", "çeyizini verdim", "eşinin malı var" gibi gerekçeler ileri sürülmektedir. Ancak bu gerekçeler hukuken miras hakkını ortadan kaldırmadığı gibi, çoğu zaman miras bırakanın gerçek amacının kız çocuklarının mirastan pay almalarını engellemek olduğunu göstermektedir. Özellikle tüm veya önemli ölçüdeki malvarlığının erkek çocuklara aktarılması, buna karşılık kız çocuklarının mirastan fiilen yoksun bırakılması, muris muvazaası davalarının temelini oluşturmaktadır.
Dolayısıyla, kız çocuklarından mal kaçırma amacıyla gerçekleştirilen temlikler, yalnızca miras hukukunun teknik kuralları çerçevesinde değil, aynı zamanda aile içi adalet ve eşitlik ilkeleri bakımından da değerlendirilmelidir. Hukukun muris muvazaasına karşı geliştirdiği koruma mekanizması, yalnızca malvarlığının paylaşımını düzeltmeyi değil, miras bırakanın görünürdeki işlemler arkasına saklanan gerçek iradesini ortaya çıkarmayı ve mirasçılar arasındaki hakkaniyeti sağlamayı amaçlamaktadır.
Sonuç olarak, kız çocuklarından mal kaçırma amacıyla yapılan işlemler çoğu zaman bir taşınmaz devrinden veya ekonomik tercihten ibaret değildir. Bu işlemler, aile içerisindeki eşitlik anlayışını zedeleyen, kardeşler arasında derin kırgınlıklara yol açan ve çoğu zaman yıllarca süren davaların temelini oluşturan tasarruflardır. Muris muvazaası davalarının özünde de çoğu zaman yalnızca bir mülkiyet uyuşmazlığı değil; bir evladın, ailesi içinde kendisine tanınması gereken eşit değerin hukuken yeniden tesis edilmesi arayışı bulunmaktadır.
Miras bırakanın kız çocuklarının miras paylarını azaltmak veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla gerçekleştirdiği işlemler, çoğu zaman hukuken geçerli bir işlem görüntüsü altında yapılmaktadır. Bu nedenle muris muvazaası davalarında görünürdeki işlem ile murisin gerçek iradesi arasındaki farkın ortaya çıkarılması büyük önem taşımaktadır.
Yargıtay Uygulamasında Kız Çocuklarından Mal Kaçırma ve Yöresel Geleneklerin Etkisi
Muris muvazaası davalarının önemli bir kısmı, miras bırakanın kız çocuklarını mirastan mahrum bırakmak veya onların miras paylarını azaltmak amacıyla gerçekleştirdiği temliklerden
kaynaklanmaktadır. Özellikle kırsal bölgelerde ve geleneksel aile yapısının güçlü olduğu çevrelerde, taşınmazların erkek çocuklara bırakılması gerektiği yönündeki anlayışın halen etkisini sürdürdüğü görülmektedir.
Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre muris muvazaasının varlığı araştırılırken yalnızca tapu kayıtları veya sözleşmenin şekli değil; murisin aile ilişkileri, ekonomik durumu, temlik tarihindeki ihtiyaçları, tarafların ödeme güçleri ve en önemlisi yöresel örf ve adetler birlikte değerlendirilmelidir. Çünkü bazı durumlarda görünüşte satış olarak gerçekleştirilen işlemler, gerçekte "kız çocuklarına mal verilmez", "erkek evlat ocağı sürdürür", "kız evlenirken payını almıştır" şeklindeki geleneksel düşüncelerin hukuki bir görünüm kazanmış hâlidir.
Nitekim Yargıtay’ın yerleşik kararlarında; davacının kız çocuk, davalıların ise erkek çocuk ve erkek torun olduğu, murisin taşınmazı satmasını gerektirecek ekonomik bir ihtiyacının bulunmadığı, gösterilen satış bedeli ile gerçek değer arasında büyük fark olduğu ve yöresel adetler gereğince erkek çocukların üstün tutulduğu hususları birlikte değerlendirilerek işlemin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğuna hükmedilmiştir. Kararda özellikle "yöresel adetler gereği oğlan ve oğlandan olma torunun üstün tutulduğu" olgusu muvazaanın tespitinde önemli bir emare olarak kabul edilmiştir.
Uyuşmazlık, murisin oğullarına yaptığı satış görünümlü temliklerin gerçekte kız çocuklarından mal kaçırma amacı taşıyıp taşımadığı noktasında toplanmıştır. Hukuk Genel Kurulu, muris muvazaasının temel unsurunun mirasçıyı miras hakkından yoksun bırakma amacı olduğunu vurgulamış; görünürde satış olarak yapılan işlemlerin gerçekte bağış niteliğinde olup olmadığının tüm deliller birlikte değerlendirilerek belirlenmesi gerektiğini ifade etmiştir.
Yakın tarihli bir Yargıtay kararında, murisin sahip olduğu malvarlığının neredeyse tamamını erkek evladına devretmesi, kız evladın ise fiilen mirastan yoksun bırakılması muris muvazaasının güçlü göstergelerinden biri olarak değerlendirilmiştir. Kararda, miras bırakanın bütün ekonomik değerleri tek erkek çocuk üzerinde toplamasının hayatın olağan akışına uygun düşmediği ve gerçek iradenin mirasçıdan mal kaçırma amacına işaret ettiği belirtilmiştir.
Bu nedenle Yargıtay, muris muvazaasına ilişkin uyuşmazlıklarda görünürdeki işlemin arkasındaki toplumsal ve ailevi dinamikleri araştırmakta; özellikle kız çocuklarının sırf cinsiyetleri nedeniyle mirastan dışlandığı durumlarda işlemin gerçek niteliğini ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Böylece muris muvazaası kurumu, yalnızca miras hukukunun teknik bir müessesesi olmaktan çıkmakta; aile içi eşitliğin ve miras hakkının korunmasına hizmet eden önemli bir hukuki güvence işlevi görmektedir.
2. Soy Bağının İspatında Nüfus Kayıtlarının Ötesi: TMK m. 30'un Uygulama Alanı
Türk Medeni Kanunu'nun 30. maddesi, doğrudan soy bağını düzenleyen bir hüküm olmamakla birlikte, nüfus sicilindeki kayıtların düzeltilmesi ve gerçek durumun ortaya çıkarılması bakımından büyük önem taşımaktadır. Özellikle nüfus kayıtlarının eksik, hatalı veya hiç bulunmadığı eski tarihli olaylarda, kişisel durumların ve buna bağlı olarak hısımlık ilişkisinin her türlü delille ispatına imkân tanıyan temel hükümlerden biri olarak değerlendirilmektedir.
Türk Medeni Kanunu 30. Madde hükmün göre "Doğum ve ölüm nüfus siciline kaydedilmemiş veya yanlış kaydedilmişse, gerçek durum her türlü delille ispat edilebilir."
Bu hükümden hareketle öğreti ve Yargıtay uygulaması, nüfus kayıtlarının gerçeği yansıtmadığı veya yeterli olmadığı durumlarda kişisel durumların ve buna bağlı olarak soy ilişkisinin yalnızca nüfus kayıtlarıyla sınırlı kalınmaksızın ispat edilebileceğini kabul etmektedir.
Özellikle Osmanlı döneminden kalan kayıtların eksik olması, nüfus kayıtlarının geç oluşturulması veya aile kütüklerinde kopukluklar bulunması nedeniyle miras davalarında soy ilişkisinin ispatı çoğu zaman özel önem taşımaktadır.
Bu kapsamda mahkemeler; nüfus kayıtlarını, Osmanlı nüfus defterlerini, Osmanlı dönemi şer’iyye sicil kayıtlarını, temettuat ve tahrir kayıtlarını, tapu sicil kayıtlarını, veraset belgelerini, askerlik kayıtlarını, mahkeme ilamlarını, muhtarlık kayıtlarını, mezarlık kayıtlarını, aile şecerelerini, fotoğrafları ve aile belgelerini birlikte değerlendirerek soy ilişkisinin varlığını tespit edebilmektedir.
Yargıtay'ın yerleşik uygulamasına göre, özellikle eski tarihli nüfus olaylarında soy bağı ve hısımlık ilişkisinin yalnızca nüfus kayıtlarıyla ispatının zorunlu tutulması hak arama özgürlüğünü ortadan kaldırabileceğinden, hâkim olayın özelliğine göre her türlü delili değerlendirmelidir.
Türk Medeni Kanunu m. 30'un Miras Davalarındaki Önemi
Muris muvazaası, ortaklığın giderilmesi, tapu iptali ve tescil veya veraset davalarında sıklıkla şu sorun ortaya çıkmaktadır:
Miras bırakanın nüfus kaydı ile dava açan kişinin nüfus kaydı arasında doğrudan bağlantı kurulamamaktadır. Özellikle, Osmanlı döneminde doğmuş kişiler, geç nüfusa yazılan kişiler, Soyadı Kanunu öncesi kayıtlar, lakap ve aile adı farklılıkları, göç ve iskân nedeniyle oluşan kayıt eksiklikleri sebebiyle soy ilişkisi nüfus kayıtlarından açıkça anlaşılmayabilmektedir.
Bu gibi durumlarda TMK m. 30 uyarınca gerçek durumun her türlü delille ispatı mümkündür.
Yargıtay'ın Yaklaşımı
Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarında, nüfus kayıtlarının tek başına yeterli olmadığı veya kayıtların hiç bulunmadığı durumlarda mahkemelerin geniş kapsamlı araştırma yapması gerektiği kabul edilmektedir. Özellikle Hukuk Genel Kurulu ve 8. Hukuk Dairesinin birçok kararında; "Kişisel durumlara ilişkin gerçek durumun her türlü delille ispat edilebileceği" vurgulanmış, hâkimin yalnızca nüfus kayıtlarıyla yetinmeyerek tarihî kayıtlar, tanık anlatımları ve diğer resmî belgeleri birlikte değerlendirmesi gerektiği belirtilmiştir.
3. Mirasın Parçaladığı Taşınmazlar: Çok Hissedarlı Mülkiyet ve Rızai Taksim Sorunu
Türkiye'de özellikle miras yoluyla intikal eden taşınmazlarda en sık karşılaşılan sorunlardan biri, yıllar içerisinde artan hissedar sayısına bağlı olarak ortaya çıkan mülkiyet uyuşmazlıklarıdır. Bir zamanlar tek bir kişiye ait olan tarla, arsa veya bahçe; kuşaklar boyunca devam eden miras intikalleri sonucunda onlarca hatta yüzlerce hissedara sahip hâle gelebilmektedir. Bu durum, taşınmazın etkin kullanımını zorlaştırdığı gibi paydaşlar arasında ciddi hukuki ihtilaflara da yol açmaktadır.
Çok Hissedarlı Mülkiyetin Ortaya Çıkışı
Paylı mülkiyetin en yaygın sebebi miras yoluyla intikaldir. Miras bırakanın vefatıyla birlikte taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkı mirasçılar arasında paylaştırılmakta, sonraki kuşaklarda da bu paylar yeniden bölünmektedir. Sonuç olarak başlangıçta birkaç hissedarı bulunan bir taşınmaz zaman içerisinde çok sayıda kişinin ortak mülkiyetine konu hâline gelmektedir.
Özellikle kırsal bölgelerde, mirasçıların yıllarca resmi paylaşım yapmaksızın taşınmazı kullanmaya devam etmeleri, hissedar sayısının giderek artmasına neden olmaktadır.
Çok Hissedarlı Taşınmazlarda Karşılaşılan Sorunlar
A.
Kullanım Uyuşmazlıkları
Paylı mülkiyette her paydaş taşınmazın tamamı üzerinde payı oranında hak sahibidir. Ancak uygulamada çoğu zaman bazı hissedarlar taşınmazın belirli bölümlerini fiilen kullanırken diğer hissedarlar kullanım dışında kalabilmektedir.
Bu durum; ecrimisil davalarına, müdahalenin men'i davalarına, ortaklığın giderilmesi taleplerine neden olabilmektedir.
B.
Yönetim ve Tasarruf Güçlükleri
Çok sayıda hissedarın bulunduğu taşınmazlarda; kiralama, inşaat yapılması, imar uygulamalarına katılım, kat karşılığı inşaat sözleşmesi yapılması, satış işlemleri çoğu zaman hissedarlar arasında uzlaşma sağlanamaması nedeniyle gerçekleştirilememektedir.
Özellikle büyük şehirlerde bulunan değerli arsalar üzerinde yıllarca herhangi bir yatırım yapılamamasının temel sebeplerinden biri hissedarlar arasındaki anlaşmazlıklardır.
C.
Hisselerin Aşırı Derecede Küçülmesi
Miras yoluyla sürekli bölünen paylar zamanla ekonomik değerini yitirecek kadar küçülebilmektedir. Bazı taşınmazlarda pay oranlarının binde bir, on binde bir hatta daha küçük seviyelere indiği görülmektedir. Bu durum hem taşınmazın ekonomik verimliliğini azaltmakta hem de hukuki işlemleri zorlaştırmaktadır.
D.
Hissedarların Tespitindeki Güçlükler
Uzun yıllar boyunca resmi paylaşım yapılmaması nedeniyle bazı hissedarların; vefat etmiş olması, yurt dışında bulunması, kimlik bilgilerinin güncel olmaması, veraset işlemlerinin yapılmamış olması uyuşmazlıkların çözümünü daha da karmaşık hâle getirmektedir.
Çözüm Yolları: Fiilî Taksim ve Rızai Taksim Uygulaması
Çok hissedarlı taşınmazlarda taraflar çoğu zaman resmi bir paylaşım yapmaksızın kendi aralarında kullanım düzeni oluşturmaktadırlar. Buna uygulamada "fiilî taksim" denilmektedir. Örneğin bir tarla üzerinde her kardeş yıllardır belirli bir bölümü ekip biçiyor olabilir. Her ne kadar tapuda tüm hissedarlar taşınmazın tamamına ortak görünse de fiilen herkes kendi bölümünü kullanmaktadır.
Bunun bir adım ötesinde ise paydaşların karşılıklı anlaşmasıyla yapılan "rızai taksim" bulunmaktadır. Rızai taksim, paylı veya elbirliği mülkiyetine konu bir taşınmazın, paydaşların karşılıklı ve serbest iradeleriyle kendi aralarında paylaşılması anlamına gelmektedir. Özellikle miras yoluyla intikal eden ve çok sayıda hissedara sahip taşınmazlarda, tarafların mahkeme yoluna gitmeden taşınmazın hangi bölümünü kimin kullanacağını belirlemeleri uygulamada sıkça karşılaşılan bir durumdur.
Rızai taksim, çoğu zaman resmi bir sözleşme şeklinde yapılmasa da paydaşların uzun yıllar boyunca belirli bölümleri kullanmaları ve bu kullanım düzenini benimsemeleri şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle uygulamada rızai taksim ile fiilî taksim kavramları çoğu zaman iç içe geçmektedir.
Rızai Taksimin Şekli
Kanunda rızai taksime ilişkin özel bir şekil şartı öngörülmemiştir. Bu nedenle taraflar arasında; yazılı anlaşma, noter sözleşmesi, köy ihtiyar heyeti huzurunda yapılan paylaşım, tanıklarla ispatlanabilen sözlü anlaşma, uzun yıllar boyunca süregelen fiilî kullanım şeklinde ortaya çıkabilir.
Ancak tapu sicilinde resmi bir ifraz veya taksim işlemi yapılmadığı sürece mülkiyet hukuken paylaşılmış sayılmaz. Tapu kaydında tüm hissedarlar paydaş olarak görünmeye devam eder.
Dolayısıyla, tapuda gerçekleştirilen rızai taksim işlemi, yalnızca bir paylaşım işlemi değil, aynı zamanda uzun vadeli bir hukuki güvenlik mekanizmasıdır. Ortak mülkiyet ilişkisinin sona erdirilmesi sayesinde taşınmaz üzerindeki tasarruf serbestisi artmakta, aile içi uyuşmazlıklar azalmakta, taşınmazın ekonomik değeri yükselmekte ve gelecekte ortaya çıkabilecek dava riskleri önemli ölçüde ortadan
kalkmaktadır. Özellikle çok hissedarlı taşınmazlarda, paydaşların uzlaşarak resmi taksim yoluna gitmeleri hem hukuki hem de ekonomik açıdan en sağlıklı çözüm yollarından biridir.
Uygulamada ayrıca çok önemli bir avantaj daha vardır: Ortaklığın giderilmesi davasında taşınmaz genellikle açık artırma ile satılır ve çoğu zaman gerçek piyasa değerinin altında el değiştirir. Tapuda rızai taksim yapılması ise aileye ait taşınmazın satış baskısı altında kalmadan korunmasını ve her hissedarın kendi bölümünün mülkiyetini doğrudan elde etmesini sağlar. Bu yönüyle rızai taksim, özellikle miras kalan aile arazilerinin korunmasında en etkili yöntemlerden biridir.
Rızai Taksimin Zorluğu Karşısında En Çok Başvurulan Yol: Ortaklığın Giderilmesi Davası
Çok hissedarlı taşınmazlarda ideal çözüm yolu, paydaşların karşılıklı anlaşması suretiyle rızai taksim yapmalarıdır. Ancak uygulamada, hissedar sayısının fazla olması, mirasçılar arasındaki iletişim sorunları, farklı ekonomik beklentiler ve taşınmazın değerine ilişkin görüş ayrılıkları nedeniyle rızai taksim her zaman mümkün olamamaktadır. Bu nedenle ortakların anlaşamadığı durumlarda en sık başvurulan hukuki yol ortaklığın giderilmesi (izale-i şüyu) davası olmaktadır.
Ortaklığın giderilmesi (izale-i şüyu) davası sonunda mahkeme, ortak mülkiyeti iki farklı yöntemle sona erdirebilir:
A.
Aynen Taksim (Bölerek Paylaşma) : Mal, değer kaybına uğramadan bölünebiliyorsa (örneğin; büyük bir arazi veya tarlanın paylar oranında ayrı tapulara bölünmesi), mahkeme malı fiziksel olarak parçalara ayırarak paydaşlara dağıtır.
B.
Satış Suretiyle Paylaşma : Malın bölünmesi değer kaybına yol açacaksa veya paydaşlar arasında aynen taksim konusunda anlaşma sağlanamazsa, mahkeme malın açık artırma yoluyla satılmasına karar verir. Satış bedeli, paydaşlar arasında sahip oldukları hisseler oranında bölüştürülür.
Ortaklığın giderilmesi davaları sonucunda gerçekleştirilen satışlarda mevcut uygulamada, mahkemece satış kararı verilmesi hâlinde taşınmaz kural olarak tüm ilgililerin ve üçüncü kişilerin katılımına açık şekilde açık artırma yoluyla satışa çıkarılmaktadır. Bu durum, özellikle miras yoluyla intikal eden aile taşınmazlarının ortaklık ilişkisini sona erdirmek amacıyla yapılan satışlar sonucunda aile dışındaki kişilerin mülkiyetine geçmesine neden olabilmekte; mirasçıların yıllardır kullandığı ve aile bütünlüğü taşıyan taşınmazlar bakımından geri dönüşü mümkün olmayan sonuçlar doğurabilmektedir.
Ortaklığın giderilmesi ve 12. Yargı Paketi
Kamuoyunda "12. Yargı Paketi" olarak bilinen ve Meclis Adalet Komisyonu'nda kabul edilerek yasalaşma sürecine giren yeni düzenleme ile miras yoluyla intikal eden ve üzerinde üçüncü kişilere ait pay bulunmayan taşınmazlarda, satış sürecinin ilk aşamasında önceliğin mirasçılar arasında gerçekleştirilecek ihaleye verilmesi amaçlanmaktadır. Böylece mirasçılara, aile malvarlığının korunması ve taşınmazın üçüncü kişilere geçmeden önce kendi aralarında değerlendirilmesi yönünde önemli bir imkân sağlanması hedeflenmektedir. İlk aşamada mirasçılar arasında satışın gerçekleşmemesi hâlinde ise genel hükümlere göre üçüncü kişilerin de katılabileceği satış sürecine geçilmesi öngörülmektedir.
Kısa süre sonrası yasalaşması beklenen düzenleme ile; Taşınmazın miras yoluyla intikal etmiş olması ve Taşınmaz üzerinde üçüncü kişilere ait mülkiyet hakkı bulunmaması şartlarının birlikte gerçekleşmesi hâlinde, ilk açık artırmanın yalnızca malik mirasçılar arasında yapılması mümkün hale gelmektedir.
Öngörülen sistemde ilk artırmada teklifin, belirlenen muhammen kıymetin tamamını karşılaması şartı getirilmektedir. Bu düzenleme ile düşük tekliflerle taşınmazların el değiştirmesinin önüne geçilmesi ve taşınmaz değerinin korunması hedeflenmektedir. Örneğin; Bilirkişi tarafından taşınmaz değeri 10
milyon TL olarak belirlenmişse, ilk artırmada mirasçılar arasında yapılacak satışta 10 milyon TL'nin altında tekliflerle satış gerçekleştirilemeyecektir.
İlk artırmada yeterli teklif verilmemesi, muhammen bedelin karşılanmaması, alıcı çıkmaması hâllerinde ikinci aşamaya geçilecektir. Bu aşamada satışın genel hükümlere göre herkese açık şekilde yapılması öngörülmektedir.
Ayrıca, yapılan değişiklikle, ortaklığın satış suretiyle giderilmesinde artırmaya katılmak isteyen pay sahibinin payı oranında teminat yatırmaktan muaf olmasına ilişkin hüküm yürürlükten kaldırılmaktadır. Uygulamada birçok soruna neden olan zaman zaman da teminat yatırmamanın sağladığı imtiyazdan yararlanarak fahiş oranda en yüksek teklifi sunmak suretiyle ihalenin kendisinde kalmasını sağlayan pay sahibinin sonradan ihale bedelini ödemeyerek ihalenin iptaline neden olabilmektedir. Gerek hesaplanmasında ortaya çıkan güçlükleri gidermek, gerekse uzun bir yargılama sonrası satışına karar verilen taşınmazların satışının kötü niyetli olarak engellenmesini önlemek amacıyla paylı veya elbirliği mülkiyetinde pay sahiplerinin de teminat yatırarak açık artırmaya katılması sağlanmaktadır.
Bununla birlikte, ihale bedelini süresinde yatırmayan alıcının teminatının iade edilmemesi ve teminatın satış giderleri ile hak sahiplerinin alacaklarına mahsup edilmesi öngörülmektedir.
Yeni düzenleme ile cazip bir yol haline gelmiş gibi görünse de unutulmamalıdır ki ortaklığın giderilmesi davası, yalnızca bir hukuki uyuşmazlığı sona erdirmez; çoğu zaman yıllardır aile içerisinde korunan taşınmazların geleceğini de belirler. Bu nedenle mümkün olan her durumda paydaşların uzlaşma yoluyla çözüm aramaları hem ekonomik değerlerin korunması hem de aile bağlarının devamı açısından daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
Yorum Yazın