Annem sonsuzluğa gittiğinden beri çatı katına çıkmak aklıma bile gelmemişti. Ev hâlâ aynıydı; ahşap merdivenler aynı gıcırtıyla konuşuyor, pencereden sızan ışık aynı açıyla yere düşüyordu. Değişen sanırım bir tek bendim. Yıllar boyunca bu eve sadece bir misafir gibi gelmiştim. Sanki geçmişe dokunmak canımı acıtacakmış gibi kendime türlü bahaneler üretmiştim.
O sabah elime geçen eski anahtarla nedense çatı katının kapısını açmak istedim. Ne ile karşılaşmak istiyordum ki? İçimden gelen tuhaf sese eşlik ettim. Kapıyı açtığımda içeriden yükselen ilk şey sessizlik ve ona eşlik eden toz oldu.
Güneş ışığı huzmesinde ağır ağır dans eden binlerce küçük parçacık… Sanki yıllardır benim gelmemi bekliyorlardı. Attığım her adımda gelişimi kutlar gibi havalanıyor, sonra yeniden yavaşça yerlerine konuyorlardı. Bir an düşündüm; insan da böyle değil miydi? Hayatın telaşıyla savruluyor, sonunda kendi sessizliğine geri dönüyordu.
Köşedeki sandığa gözüm ilişince dizlerim istemsizce titredi. Çocukken annemin “O sandık geçmişi saklıyor,” dediğini hatırladım. O zaman bunun bir masal olduğunu sanıyordum. Oysa şimdi anlıyordum; geçmiş gerçekten de saklanıyormuş. Hem de kilit altında değil, tozun sabrında.
Kapağı kaldırdığımda eski bir yün hırkanın kokusu yayıldı. Altında siyah beyaz fotoğraflar, sararmış mektuplar ve kırmızı kurdeleyle bağlanmış ince bir defter vardı. Defter babamındı. Onu on iki yaşımdayken kaybetmiştim ve babamla ilgili bildiklerim, annemin anlattıkları kadardı. Güçlü ve sessizmiş, çok çalışırmış. Hepsi bu. İlk sayfayı açtığımda şaşırdım. “Bugün kızım ilk kez bana ‘Baba gitme,’ dedi. İşe geç kaldım ama yine de beş dakika daha oturdum.” O satırın üzerine ince bir toz tabakası çökerken benim de yüreğime ince bir sızı çöktü. Parmağımla sildiğimde yalnızca yazılar değil, yıllardır tanımadığım bir adam da ortaya çıkıyordu. Sayfalar ilerledikçe babam daha da büyüyordu. Korkuları vardı. Başarısız olmaktan çekiniyordu. Gece herkes uyuduktan sonra mutfakta sessizce ağladığını yazmıştı. Annemin hastalanmasından korktuğunu… Bana yeterince zaman ayıramadığı için kendini affedemediğini… Benim yıllarca sadece güçlü olduğunu sandığım adam, meğer kırılmamak için sessiz kalıyormuş. Defteri kapatırken fark ettim ki asıl ağır olan sandık değilmiş. İnsan, bilmediği geçmişi taşıyormuş. Tam kalkacakken sandığın dibinde küçük bir oyuncak araba gördüm. Ön tekerleği kırık, boyası dökülmüş… Bir zamanlar onsuz uyuyamadığım arabaydı. Onu elime alınca çocukluğum, kapısı aniden açılmış bir oda gibi içime doldu. Babamın beni omzuna alışı… Annemin mutfaktan seslenişi… Bahçedeki akşam serinliği… Hepsi bir anda geri geldi. Demek ki hafıza hiçbir yere gitmiyor sadece üzerine zamanın tozu çöküyormuş.
İnsan unutuyorum sanıyor ancak yalnızca üstünü örtüyormuş. Pencereyi açtım. İçeri dolan rüzgâr, yıllardır biriken tozu hepten havalandırdı. O küçük parçacıklar ışığın içinde dans ederken, sanki ev nefes almaya başladı. Bazıları dışarı uçtu, bazıları yeniden yere indi. İşte o an anladım. Toz yalnızca ihmal edilmiş eşyanın değil, yaşanmış hayatın da tanığıydı. Her parçacık, bir bekleyişti. Bir sesin, dokunuşun ve hatırlayışın… Belki de bu yüzden insanlar eski evlere dönmekten korkuyordu. Kapıları açılan sadece odalar değildi; insanın yıllarca susturduğu tarafları da yeniden konuşmaya başlıyordu. Çatı katından inerken defteri yanıma aldım ama sandığı olduğu yerde bıraktım. Artık biliyordum ki bazı şeyleri tamamen temizlemek doğru değildi. Biraz toz kalmalıydı. Toz, unutmanın değil, zamanın imzasıydı. Akşam evden ayrılırken son kez pencereye baktım.
Gün batımının turuncu ışığında camın kenarında ince bir toz çizgisi parlıyordu. Elimi uzatıp silmedim. Bazı izler kaybolmasın diye vardır. Çünkü bazen bir insanın bütün hayatı, parmağının ucunda kalan küçücük bir toz tanesinde yeniden hatırlanır.
Yorum Yazın